29 Temmuz 2009

köşeden geçen

kelimeler, her halükarda
hücrelerin içinden;

duyulur, duyulmaz, sakince
bir duvara gömseniz beni,
tuğla örüp üzerime
balık sırtı olmasa;

hikayeyi de boşverip,
gitsek en iyisi;
daha önce gittiğimiz gibi...


22 Mayıs 2009

çapraz imge

"yağmur doğar, ve güneş yağar"
farketmezsiniz.
taş akar, hırpalar suyu;
havalanan herşey elbet düşebilir.
yer boşalır, gök ıslanınca;
gün çökerken gece ağarır.
çığlık çekilir, acı atılır;
ve asker ölüme hepimizden daha mahkum.
top biter, oyun yuvarlanır;
sis bastırır
ve tipi çöker akşamlara.

19 Nisan 2009

kuş sesleri novalara yayılır

bir hamlede silinen satırlar,

yetim başlangıçlara gebe.

yaratmanın dişi karşılığı.


sadeliği pazar günlerinin,

çocuk sesleriyle sokaktan.

her şairin en az 

bir kez müjdelediği,

bahara vuran gün ışığı,

hüzmeler falan; 

belki yeşil, belki kırmızı. 


ne kaldı müjdelenecek,

bahardan başka?


felaket tellallığı,

ve usandırıcı romantizm.

öfkeyle karışık

sevgi gelgitleri.

arasında yaşam,

lanetlenmiş ve kutsanmış gibi.


yedik içtik iyi hoş, 

seviştik de çok şükür.

kavga ettik haybeden,

biraz televizyon izledik.

kitap dahi okuduk bazen,

çalıştık, çabaladık.

insanız velhasıl,

nerede kalmıştık?

yedik içtik iyi hoş...


toprağımda garip sahiplenmeler

bildiğimiz ne kaldı?

şimdilere yabancı,

tanınası ölüler.

ormanların sesi gibi,

hepimizin unuttuğu.


yalandan parlayan şehir,

sönük insanlığım.

güneş bile yetmiyor artık,

kafalar kalkmayınca.

kalksa bile ne görecek;

öylece sürüklenen,

çizgilerinde hayatın,

asla çizilemeyen.


kulağında fısıltılar,

milyonlar arasında;

deliliğine gizlenir,

delik bulamayınca.

23 Mart 2009

kahve

yetmeliydi yeni yetmeliğimiz,

ölçüsüzken bütün hayaller;

büyüdük adam mı olduk sonunda?

şefim pardon!

hesapta bir yanlışlık var galiba; 

içtiklerimiz doğrudur da,

biz bunları yemedik.


manalı bir sona ulaşmışken,

bitirmeliydik saplantıları;

daha tazeyken gözlemlerimiz,

izin vermeliydik içimize;

kar da yağsın güneş de.


o kadar bitmiş ki, sondadır artık;

başlangıcının tek yolu,

bir başınalıktan geçer.


toprağa hiç değmemiş ruhlar; 

belki çatlamazlar ama,

vuramazlar dışarı

susuzluğun ızdırabını;

yine de yumuşaktırlar.

L

bir şiir,

sırf kelimeler

alt alta 

diziliyor, 

ve işaretlerle

vurgulanıyor

diye,

şiirse, hani belki!

gerektiğinde elbet; nasıl ki her, yan yana yazılan kelime, cümle değilse; bu da şiir olabilir. olmalıdır da; en azından, denemelidir. yine de olmadıysa, işaretli yerlerden, ayırabilirsiniz. ama bilin ki, o zaman; başlık da değişir.  

ışıklarca yıl uzakta

sadeleştirilmiş olmalıydık çoktan;

fazlalıklardan arınmış,

aç olmamalıydık en azından,

açıkta kalmamalıydık.

yetmeliydik birbirimize,

kendimize olduğu kadar.


şimdi bir çığlık neye yarar?

ancak ikiye ayırır insanları,

çığlık atanlar, ve atmayanlar. 


ortasında olmalıydık çoktan;

güzel ve geniş zamanların.

huzursuz bir mirasyedi, 

gururuyla intihar eder; 

düşümde hayal kırıkları.


altı, üç, beş derken; 

bari sayılmasın bu tur,

yeniden oynayalım.

her zamanki şımarıklığımızla;

kaybetmeye tahammülsüz,

ve habersiz duvarın ardından.

yassı silindir

vaktinde çalınan bir şarkı;

şiir müzikle başlamalı

ve elbet onunla devam etmeli.


sürükleyen bir saksafon solosunun

imgesi yeterli değil şu an,

fırça darbelerini de duymak gerek,

siyah beyaz tuşları.

heyecanla bakan gözlerdir onlar,

aynı zamanda; 

bilirler ne yapılacağını.

21 Mart 2009

homily

the beauty of sorrow,

deeps me in my ears.

better than a poem

written for a song.

much more epic

but highly avant-garde,

fairy tales of a present. 

tenseness makes me feel

the up-tempo of our lives.


purity of vibrations.


retrospect them all,

just for a creepy sound.

in the space that it is

unique and self-created.

dynamism of every noise

ended up in difference,

clearing up minds.


environmental found,

sounds from a faster look.

and the words are also,

everywhere to hear it down.

sometimes a whoopy guiding.


composed to minimalize

a young person’s expectations.

playing the life itself,

flowing hyperbolical.

experiences on existence,

firstly to be lived by ourselves.

partible memories can also;

be connected or gone.

but the sounds of ten auras,

are still here to be with.


three more minutes then I’m...

18 Mart 2009

sallanan sandalye

lo-fi tınılar dağılmış her bir tarafa.

pencereden süzülen hüzmeler,

esintide uçuşan beyaz kumaş parçaları;

yarı şeffaf, olabildiğince hafif.

yana bırakılmış bir kol, umarsız

bir sineğin uçuşunda sözlerim;

kırmızısı tuğlanın, ve dokusu.

hareket eden gölgeler.


ustadır yaşanmışlığında sakinin;

parmak izimi bıraktığım kadehler,

tenimde lekelenen duman bulutları.

hayale açık, kuzey patikaları renginde 

taze ve gittiğimden habersiz.


ışığın tonları bulaşmış yelkenlere; 

savrulan sesler içinde arıza.

derinde gezinen enerji akışları,

biraz korkak, ve buyurgandır hiçe.

ellerimle büyüledim masanın kenarını,

kimselere çarpamasın diye.

beklenen kampanya

usanmaz riyakarlık,

terkedilmiş topraklar;

yıkıma uzanan top güllesi,

medeniyetin ayak sesleri.

çılgınlığa tabi harcanış,

tasarlanmış bağımlılık;

anı anda tüketen,

yaşantısız parıltılar.


bir çubuk çek farketmez,

oniki taksite böleriz.